Bu yazımızda;
- Kısasın şu zamana kadar eksik tanımlandığı,
- Kısasın zihinlerde şekillenenin aksine sadece idam olmadığı,
- Diyetin da kısas hukukunun bir cüzü olduğu,
- Kısasta can eşitliği varken, neden canlar arasında diyet farkı olduğu üzerine olacak.
Önce kısas ile ilgili bize rehber olacak ayetlere bakalım;
Dünyada da ahirette suçun şahsiliği söz konusudur:
Din gününde suçun şahsiliğini;
Kasas-84: Kim bir iyilikle gelirse ona, ondan daha hayırlısı olacak. Kim de bir kötülükle gelirse, kötülük yapanlar sadece yaptıkları kadar cezalandırılacak.
Ayetin 2. cümlesinde kötülüğü işleyenlerin ancak yaptıklarının karşılığı kadar cezalandırılacak olması; cezanın sınırını belirleyerek cezayı, sadece faile ve failin fiiline indirger. Cezada şahsilik ilkesi din günü için söz konusu olup da dünya için de söz konusu olmaması, elbette mümkün değil. Çünkü Allah hem dünyada hem de ahirette adil ve merhametlidir.
Dünyada suçun şahsiliğini ise;
Şura-40: Bir kötülüğün cezası onun dengi bir kötülüktür. Kim bağışlar ve telafi ederse onun mükafatı Allah’a aittir. Allah zalimleri sevmez.
Şimdi fıkıhçıların bölünüp farklı hükümler verdiği ve aslında, kısasın diğer cüzünü tanıtan Bakara-178. ayete bakalım;
Bakara-178: Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size hüre hür kısası, köleye köle kısası, kadına kadın kısası yazıldı. Kendisi, öldürülenin kardeşi tarafından bağışlanan kimse de, marufa tabi olarak karşılığını güzellikle öldürülenin kardeşine öder. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve merhamettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için elim bir azap vardır.
Bakara-178, şu zamana kadar eksik anlaşılan kısas hukukunun muhkem ayetidir.
Fıkıhçılar Maide-45. ayeti muhkem ayet kabul edince kısası; sadece failin işlediği suçun misli ile suçluya ceza verme, diğer yönüyle mağdur veya mağdur tarafına misli ile intikam alma hakkı ilkesi olarak tanımlanmıştır.
Bu da Bakara-178. ayetin yanlış anlaşılmasına, kısas tanımının eksik yapılmasına ve fıkıhçıların olası cinayet kombinasyonları hakkında farklı hükümler vermesine neden olmuştur.
Oysa kısas; faile sadece suçun misli ile ceza verme ilkesi değildir. Kısastan vazgeçildiği zaman devreye girecek ve kısastan ayrı bir hüküm olarak değerlendirilen “diyet” denen maddi tazminat da kısasın diğer cüzüdür.
Aslında kısas; bir hukuk sistemin adıdır.
Kısas hukuku, zihinlerdeki katı “idam” algısının aksine, suç ile ceza arasındaki dengeyi koruyan, mağdur tarafa alternatifler sunarak onların arzusunu önemseyen ölçü kanunudur.
Kısas; mağdurun misilleme hakkını hukuki bir zemine oturtarak oluşması muhtemel kan davalarını engelleyen ve cezayı “hak edilen sınırda” tutarak Bakara-179. ayetin beyanı ile hayatın devamına olanak sağlayan bir sistemdir.
İdam; “masum cana karşı failin canını infaz et” dengesini kurmak için, kısas hukukunda en üst sınırdan devreye giren bir ceza türüdür ama tek ceza türü değildir.
Kısas hukukunda ayrıca, sadece can değil, her suç türünde Şura-40. ayetin emriyle dengiyle ceza verilir. Buna yaralama suçları da dahildir. Hatırlatalım ki bu hükmü, Maide-45.ayetten değil Şura-40. ayetten alırız.
Örneğin; bir kişi, bir başkasının kasten gözünü kör ettiyse, kısas hukuku gereği failin cezası idam değil, Şura-40. ayetin emri ile dengi ile ceza ile katilin de gözünün kör edilmesi veya bu infazdan vazgeçilirse tespit edilen diyetin ödenmesidir.
Yani kısas hukuku, “sadece mutlak ve kaçınılmaz” bir infaz sürecinden oluşmaz.
Kısas; hem “infaz” hem de “diyetten” oluşur.
Yani Bakara-178. ayet, aslında diyet hukukunu düzenleyen ayettir.
Bu durumda Kur’an, suç oluştuğunda mağdur tarafa; kısas hukuku olarak 2, bedelsiz af ile toplamda 3 alternatif sunar. Şemada bu alternatifleri görmektesiniz.
Kurandaki adalet sistemi, mağdurun sadece infaz arzusunu körüklemez.
Kısas hukuku; mağdurun hem dengi ile infaz talebinden hem de infazdan vazgeçip halk arasında kan bedeli olarak bilinen maddi tazminat olan diyetten oluşur. Kişinin kısastan vazgeçmesi ise, faili bedelsiz olarak affetmesidir.
1.Kısas Hükmü: Dengi ile İade:
Bu alandaki suçlar, haksız öldürme ve haksız öldürme dışındaki suçlar olarak 2’ye ayrılır.
a)“Haksız öldürmede” katilin canı, kısas hukukuna göre infaz edilir;
Cana can dediğimizde; kimilerinin aklına ilk Maide-45. ayet gelse de, bu ayetin hükümleri bize emredilmemiştir. Bakalım;
Maide-45: Biz Tevrat’ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yarada kısas yazdık. Artık kim onu bağışlarsa, kendisi için kefaret olur. Allah’ın indirdiği gibi hükmetmeyenler ise zalimdir.
Maide-45, kısas hukukunun İsrailoğullarına da emredildiğini bize beyan eden bir haber cümlesidir, emir cümlesi değil. Dolayısı ile Kuran müslümanları olarak biz, bu ayet ile amel etmeyiz.
Peki bize masum kimsenin öldürülmesi durumunda, kısas hukukunda “cana karşılık olarak can” infazını hangi ayetten biliriz? Biz bu emri İsra-33. ayetten alırız. Bakalım;
İsra-33: Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, Biz onun velisine yetki verdik. Velisi de öldürmede haddi aşmasın. Çünkü velisine yardım olunmuştur.
Ayet metninde veliye verilen yetki, katilin canının infaz edilmesi talebidir. Bu ayetle “Fail kim ise ceza, sadece ona kesilir” ilkesi gelmiştir. İsra-33. ayet, cahiliye dönemindeki bir adaletsizliği yıkmak için gelmiştir. Velinin haddi aşmasın ikazından kasıt ise, failden başkasının ya da başkalarının canı istenmesin ikazıdır. Çünkü cahiliye döneminde; eğer öldürülen kimse daha güçlü olan kavimdense, sadece katilin değil, katilin kavminden istediği kişinin veya istediği kadar kişinin canını alabiliyordu. İşte “Velisi de öldürmede haddi aşmasın.” emri, bu uygulamanın önünü kesiyordu. Canın değeri söz konusu olduğunda cinsiyet, sosyal statü yani hür veya köle olması ya da inanç, bir üstünlük sebebi değildir. Kısasta bu hükmünün varlığı, herkesin can olarak eşit olduğunun en somut kanıtıdır. Kimsenin hayatı, bir başkasının hayatından daha az değerli değildir. Bir kölenin veya bir hürün canı, bir kadının veya onu öldüren en erkeğin canıyla eşittir. Özetle; ceza hukuku bakımından can hususunda mutlak eşitlik vardır.
b) “Öldürme dışındaki suçlarda” faile, suçuna karşılık ancak dengi ile karşılık verilir;
Şahsi suçlarda Şura-40’dan öğreniriz;
Şura-40: Bir kötülüğün cezası onun dengi bir kötülüktür. Kim bağışlar ve telafi ederse onun mükafatı Allah’a aittir. Allah zalimleri sevmez.
Ayet suç ile ceza arasında denklik kurar. Bu ilke, suçlunun hak ettiğinden daha ağır bir ceza almasını engelleyip mağdurun da haddi aşmasını önlerken ayrıca potansiyel suçlular için de caydırıcı sınır çizer.
Ayeti “sadece bir intikam yasası” olmaktan çıkaran en önemli kısım, “Artık kim bağışlarsa, mükafatının Allah’a ait” olacağı ifadesidir.
Ayetteki son cümle ise, adalet ve merhamet ölçülerini çiğneyenleri, örneğin suçluya hak ettiğinden fazla ceza verenleri veya güçlülerin suçunu örtüp zayıfları cezalandıranları zalim olarak nitelendirir. Ayetin beyanı ise çok nettir; “Allah zalimleri sevmez.”
Hatta Allah, Savaş durumunda bile dengi karşılık vermeyi emreder;
Bakara-194: Her haram ay, her haram aya karşılıktır. Dokunulmazlıklar da karşılıklıdır. Kim size saldırırsa, siz de ona aynen size saldırdığı gibi saldırın, Allah’tan sakının ve Allah’ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.
Bakara-194. ayet, savaş hukukunu ilgilendiren bir ayet olduğuna dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Ayet; saldırıya uğramadan saldırmayı men ederken, saldırıya uğranıldığında ise dengiyle karşılık verilmesini emreder. Kuran, savaş hukukunda dahi haddi aşmaya rıza göstermez.
2.Kısas Hükmü: Maddi Tazminat(Bedel)
Bakara-178. ayetin konusu olan maddi tazminat olan kan bedeli ise, öldürülen kimsenin kadın, hür ve köle olma durumuna göre tespit edilir.
“Öldürme suçunda fiziki ceza bakımından herkesin eşit olması, ancak diyet noktasında farklılıkların bulunması” ilk bakışta modern eşitlik anlayışıyla çelişiyor gibi görünse de hem o dönemin hem bu dönemin sosyo-ekonomik yapısı ve günümüz modern hukuku ile birlikte incelendiğimizde, aynı mantığın bugün de geçerli olduğunu görürüz.
Peki infazdan vazgeçilirse, mağdur veya mağdur tarafa ödenecek diyet neden farklıdır?:
Yani madem canlar eşitse, infazdan vazgeçilip diyet (kan bedeli) ödenmesine karar verildiğinde neden kadın-erkek veya hür-köle arasında miktar farkı ortaya çıkmaktadır?
Bu fark genellikle klasik fıkıhta kadının diyeti genellikle erkeğin diyetinin yarısı, kölenin diyeti ise onun piyasa kıymeti olarak belirlenmiştir. İşte bu noktada meseleyi doğru tahlil etmek önemlidir.
İnfazdan vazgeçildiğinde hür ve köle bedelinin farklı olması, kölenin insan olarak “değersiz” olduğunu göstermez. Bedellerin farklılığı, can değeri farkı değil, sosyo-ekonomik kayıp farkıdır. Tekrar edelim ki “Dengi ile İade” hukuku; canların eşitliğinin en büyük kanıtıdır.
- Diyet bir “Fiyat” değil, “Tazminat”tır: Diyet, kesinlikle ölen kişinin “can değerinin fiyatı” değildir. Çünkü cana paha biçilemez. Diyet, bir kişinin ölümüyle geride kalan ailenin uğradığı ekonomik zararın tazmin edilmesidir.
- Kuranın indiği ve klasik fıkhın şekillendiği dönemlerde mali yükümlülükler tamamen erkeğin omuzlarındaydı. Bir erkek; ailesinin, eşinin, çocuklarının, hatta muhtaç akrabalarının geçimini (nafaka) sağlamakla mükellefti. Kadının ise ev geçindirme gibi mali bir zorunluluğu yoktu.
- Bu durumda evi geçindiren, ailenin tek gelir kaynağı olan bir erkek öldürüldüğünde, o aile ekonomik olarak çöküşe sürükleniyor, geride kalan dul ve yetimlerin uğradığı mali zarar çok büyük oluyordu. Kadın öldürüldüğünde ise ailede manevi yıkım çok büyük olsa da ailenin düzenli gelir akışı ve geçim kaynağı aynı şiddete darbe almıyordu.
- Köle ise o dönemin hukuk sisteminde maalesef mali bir değer olarak görülüyordu. Köle öldürüldüğünde, sahibinin uğradığı ekonomik zarar, onun piyasa değeriyle ölçülüyordu.
Özetle diyet miktarlarındaki farklılık, ölen kişilerin “Allah katındaki can değerini” değil; o dönemin toplumsal yapısında geride bıraktıkları ekonomik boşluğun boyutuna göre tespit edilmiş oluyordu.
Bunu yadırgadınız mı peki?
Ama şu an bu uygulama, modern sigorta ve tazminat hukukunda da yer alan bir uygulamadır.
Şu anki ceza hukukumuzda örneğin; masum bir CEO’yu öldüren işçi ile masum bir işçiyi öldüren CEO, aynı cezayı örneğin ağırlaştırılmış müebbet hapis alır. Yani kanun önünde herkesin canı tamamen eşittir.
Ancak olay tazminat hukukuna geldiğinde durum değişir:
- Ölen kişinin ailesinin açacağı “destekten yoksun kalma tazminatı”, ölen kişinin gelecekte kazanabileceği potansiyel gelire göre hesaplanır. Bu tazminatın amacı, ölen kişinin desteğinden mahrum kalan aile bireylerinin yani eş, çocuklar, anne/babanın yaşam standartlarının korunmasıdır.
- CEO’nun ailesine milyonlarca liralık tazminat hükmedilirken, işçinin ailesine verilen tazminat onun gelir düzeyine göre hesaplanır. Çünkü CEO’nun maaşı, primleri ve yan hakları asgari ücrete veya standart bir işçi maaşına göre çok daha yüksek olduğu için, geride kalan aileye ödenecek toplu tazminat miktarı doğal olarak yüksek bir oranda farklılaşır.
Şimdi soralım; Modern hukuk, CEO’nun canını daha mı değerli görmüş oluyor? Elbette hayır, ağır ceza mahkemesi “CEO’nun canı daha değerlidir” demez.
Ama mahkemenin farklı hesapladığı şey, geride kalanların uğradığı ekonomik zararın büyüklüğüdür.
Sonuç olarak; Kur’anın kısas hukukundaki bu ikili yapı, adaletin iki farklı yönünü gösterir:
- Kısas Hükmü(Aynen İade): İnsan onuru ve can eşitliği ilkesine dayanır. Burada herkes eşittir.
- Kısas Hükmü(Maddi Tazminat=Bedel): Sosyal ve hukuki realiteye dayanır. Burada amaç geride kalanların mağduriyetini gidermektir.
Dolayısıyla, tazminattaki diyet farklılıklara bakarak “İslam’da bazı insanların canı daha ucuzdur” demek ağır ve kasıtlı bir yanılgıdır. Eğer öyle olsaydı, “ucuz canı” öldüren “pahalı cana”, kısas hukukunda idam cezası uygulanmazdı.
Peki diyet miktarı nasıl belirlenir? Kuran, diyet miktarları hakkında oran vermiş midir?
Hayır, Kuranda rakamsal oranlar yoktur. Bunun anlamı; bedel tespitinin beşeri hukuka bırakılmış olduğudur.
Rivayetlerin doğru olarak aktarıldığı kabul edilirse; Muhammed nebinin kendi döneminde hür erkek ve hür kadınlar için farklı hayvan türleri, altın ve gümüş üzerinden esnek bedeller, köleler için ise piyasa kıymetine göre nakdi bedeller belirlediği görülmektedir.
Ayrıca nebi, kasıt içermeyen (kazaen) öldürme ve yaralama vakalarının niteliğine göre de çeşitli tazminat oranları vazetmiştir.
Ancak bu oranlar, değişmez ve farz hükümler değildir. Bir hükmün ‘farz’ kabul edilmesi, onun doğrudan Kuran metniyle Allah tarafından belirlenmiş olmasını gerektirir. Dolayısıyla, günümüze nakledilen bu miktarlar aslında İslam toplumlarının o dönemki gelir kaynaklarına, iktisadi yapılarına ve beşeri şartlarına göre şekillenmiş dönemsel uygulamalardır.
Bakara-178. ayete geri dönelim;
Bakara-178: Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size hüre hür kısası, köleye köle kısası, kadına kadın kısası yazıldı. Kendisi, öldürülenin kardeşi tarafından bağışlanan kimse de, marufa tabi olarak karşılığını güzellikle öldürülenin kardeşine öder. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve merhamettir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için elim bir azap vardır.
Kısas hukuku sadece infaz olarak eksik anlaşılınca; Bakara-178. ayet anlaşılamaz oldu. Kur’anda cezanın şahsiliği söz konusu iken; farklı cinayet kombinasyonlarında “hüre hür kısası, köleye köle kısası, kadına kadın kısası” alimlerin kafalarını karıştırdı.
Örneğin;
- Öldürülen hür ama fail köle ise, infaz edilecek olan köledir. Peki hüre hür kısası neyi kastediyor? Katil köle değil de yerine hür başka biri mi öldürülecekti?
- Öldürülen köle ama fail hür ise, infaz edilecek olan hürdür. Peki köleye köle kısası neyi kastediyor? Katil hür değil de yerine köle başka biri mi öldürülecekti?
- Öldürülen kadın ama fail erkek ise, infaz edilecek olan erkektir. Peki kadına kadın kısası neyi kastediyor? Katil erkek değil de yerine kadın başka biri mi öldürülecekti?
- Öldürülen erkek ama fail kadın ise, infaz edilecek olan kadındır. Kısas hukukunda hüküm sadece kadının infazı iken, bu durumda öldürülen erkeğin hür veya köle olmasına göre değişecek olan durum neydi?
Verilemeyen bu cevaplar; Bakara-178. ayetin infazdan bahsetmediğini fark etmemizi istiyordu.
Yani bu ayet, kısas hukukunun sadece infazdan oluşmadığını ve maddi tazminat olan diyetin de kısas hukukun diğer parçası olduğunu gösteriyordu. Bu durumda kısas hukuku, 2’li bir yapıdan teşkil diyordu.
Böyle olunca; “hüre hür kısası, köleye köle kısası, kadına kadın kısası”, diyet açısından tam anlam kazanıyordu. Yani mağdur ve mağdur tarafı, eğer suçlunun infazından bir bedel karşılığında vazgeçerse; öldürülenin sosyal ve ekonomik durumuna göre tespit edilmiş oranlar kısas hukukunun 2. yapısı olarak işleme konuyordu. Bu ise toplumda “kan parası” olarak bilinen uygulamadır. Örneğin;
- “Öldürülen hür ama katil köle, ise hüre hür kısası;
Katil köle; öldürülen hür olduğu için, hür adına tespit edilen diyet kısasını öderdi.
- “Öldürülen köle ama katil hür ise, köleye köle kısası;
Katil hür; öldürülen köle olduğu için, köle adına tespit edilen diyet kısasını öderdi.
- Öldürülen kadın ama katil erkek ise, kadına kadın kısası; Katil erkek; öldürülen hür kadın ise, hür kadın adına tespit edilen diyet kısasını öderdi. Katil erkek; öldürülen köle kadın ise, köle kadın adına tespit edilen diyet kısasını öderdi
- Öldürülen erkek ama katil kadın ise, Katil kadın; öldürülen hür erkek ise; hür erkek adına tespit edilen diyet kısasını öderdi. Katil kadın; öldürülen köle erkek ise; köle erkek adına tespit edilen diyet kısasını öderdi.
Sonuç olarak; kısas hukukunun bu 2’li yapısı eksik anlaşılınca Bakara-178. ayetin emirleri; ne yazık ki Kuranın vazettiği suçun şahsiliği ilkesi ile zıtlaşan fıkhi hükümlere sebep olmuş oldu.
